Haber Detayı
04 Nisan 2021 - Pazar 14:31
 
BÜYÜK TÜRK MİLLETİ OLMAK YA DA OLAMAMAK...
Siz kendinize Türk derseniz Kürtlerimiz, Lazlarımız, Çerkeslerimiz, Arnavutlarımız kızmaz korkmayın, utanmayın, onlar büyük Türkiye’mizin yurttaşlarıdır, milletimizin asli parçalarıdır. Onların talebi hukuktur, adalettir, onlara bunu vaat edin onlar bizim hısım ve akrabamızdır, milyonlarca ortak ailemiz vardır.
- Haberi
BÜYÜK TÜRK MİLLETİ OLMAK YA DA OLAMAMAK...

“Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.” Yazıp söylediğim için pek çok haksız ithamla karşılaşıyorum, dert değil, alıştık, üzerinden aşıyoruz, pek çok eski dostumuzla mesafeleniyoruz. Hakikatlerle yüzleşmek, yaşadığımız ve tanık olduğumuz süreçlerin, kendimiz de dahi olmak üzere, bir özeleştirisini yapmak, gerçeklerden yana taraf olmak artık insanları incitir olmuş. Ağır ol, sessiz ol, “teneke gürültüsüne” hikmet incisi muamelesi yap, “tımarı kap” kareli jaketi giy sonra ağır ve önemli adam (!) rolleriyle gözlüğünü düzeltip menkıbeler, yiğitlik hikâyeleri anlat ne güzel değil mi? Hoş, millet de bunlara itibar ediyor, kutu kapak dersek pek yanlış olmaz ama vicdana ve tarihe karşı mesuliyetimiz var. Türkiye maalesef tarihsel olarak potlaç, yağma düzeninden sağlıklı bir ekonomiye geçemedi. Siyaset kıt kaynakları kontrol ederek yakınlarıyla paylaşma işlevinin dışına maalesef çıkamıyor. İktidar da muhalefet de kendi iktidar alanlarında yaptıkları 21b ihalelerini bir bağımsız uzman bilirkişi heyeti önüne çıkıp, tetkik ettirip, Türkiye kamuoyuna açıklayamaz. Zira, aynı dinamikler üzerinden siyaset yapıyorlar. Üretimi, toplam kaliteyi artırıp hakça bölüşmek yerine siyaset vasıtasıyla yağmalamak daha kolay ve zahmetsiz.  

“İrhallıyız, Turhallıyız biz bize benzeriz/ Yüz bin kere tövbe edip yine şarap içeriz”.  Sizin adamlar kalksın, bizim adamlar otursun güvecin başına, bütün meselenin özeti bu.

Neden, diye düşünmeyecek miyiz?

Her şey küçük memur, esnaf, kasaba  dünyasının iki yüzlü ahlakının sıradan yalınkat, bayağı vechesiyle tecessüm ediyor. Janus sürekli kötü yüzüyle gözüküyor. 45 kiloluk Müyesser Yıldız’ın insanüstü çabasını fedakârlık ve feragatini gayrımilli, kozmopolit, eyyamcı, “güveççi cepheye” karşı geçilmez bir set gibi duruşunu gördükçe derin bir mahcubiyet duyuyorum. Sözde Türk milliyetçilerinin sivil toplum ve siyasetteki, akademideki, iş dünyasındaki öncüleri, eski sert atıcı askeri zevat tam siper olmuş, fotoğraf ve özlü sözler, sert şiirler paylaşıyorlar.  Gizli ve güvenli mahfillerde sert muhalefet yapıyorlar! Haklarını yemeyelim. Tufanın geçmesini bekliyorlar sonra birdenbire “biz dememiş miydik” diye fırlayıp siperlerden önümüze düşüp, bizi nurlu ufuklara taşıyacaklar! “Avanağı gıdıklayım, derdi rahmetli Mevlüt Emmi” bu gibi el âlemi aptal yerine koyan adamlara. Ruhu şad olsun.

GARİP BİR ANLATIYLA MİLLİYETÇİLİK YAPAMAZSINIZ

1980 öncesinin ocağında donmuş bir tasavvurun dışa kapalı dünyasında Gökalp ve Akçura’yla, Galiyevle, Togan’la, Hüseyinzade Ali Bey’le el sıkışmadan garip bir anlatıyla milliyetçilik yapamazsınız.


Rönesans’tan beri oluşan milli demokratik devrim sürecinin birikimi ve kavramlarına sırt dönerek, Türk kültür tarihinin ve son 150 yıllık Türk milliyetçiliği entelektüel birikimi ve pratiğini tarihsel bir perspektifte özümseyememenin, yeni yüzyılı kavrayamamanın derin çelişkisi. Hukuk devleti ve demokrasinin, milli egemenliğin, çoğulculuğun laik bir dünya ve siyaset felsefesi tasavvurunun dışında mümkün olmadığını bilememenin derin hüznü.

Gerçek Türk milliyetçileri “yufka minzi cephesine [sağda, solda, her yerdeler]” karşı, emperyalizme ve gayrı milli cepheye karşı siyasi mücadeleyi de hep birlikte verip kazanacağız. Kazanırsak bütün Türk milleti, yurttaşlar, insanlık kazanır, kaybedersek tarih önünde meşeri vicdana karşı başımız dik vazifemizi yapmış olmanın guruyla göçüp gideriz. Bizden sonraya zengin bir deneyim kalır. Bu anlamda “Eski Ülkü Ocakları Başkanlarını” Türkiye’nin istiklal ve istikbalinin söz konusu olduğu bir süreçte asgari bir Türkiye mutabakatıyla sürece müdahil olmaya davet ediyorum. Şimdi susma değil konuşma zamanı. Suskunluk yufkacıya destek olarak algılanır. Haksızlığa karşı tarafsız kalabiliyorsanız, “zımnen” haksızlık yapanın yanındasınız demektir. Ne dediklerini, kamuoyu merak ediyor. Bu yönde yüzlerce mesaj alıyoruz, bizden aktarması. Elçiye zeval olmaz.

Siyasi planda çiğ duygusallığa dayalı popüler milliyetçilikten sıyrılıp  150 yıllık milli demokratik devrim süreğinin birikimini aydın kadrolarını ve pratiğin içinden gelen “dürüm ayran” meselesini aşmış kadroları uyumlu bir şekilde bütünleştirmek gerekiyor.

Andımız’ı savunmak için gerekiyor.

Erşad Salihi’lerin arkasında durmak için gerekiyor.

Milli Mücadele kahramanı Çiğiltepe’nin adının okullardan silindiğinde sert bir şiir okuyup hiçbir şey olmamış gibi rahat ve vurdumduymaz davranabilen bu nadan iklimi aşmak için gerekiyor.

Türk medeniyetini Maveraünnehir’de yaptığımız gibi yeni bir Rönesans’la yeniden ihya etmek için gerekiyor.

DÜZENİ İFŞA ETMEK GEREKİYOR

Rahmetle andığımız Alparslan Türkeş’in 25 yıldır arşivi hâlâ yayınlanmadı. Milliyetçiliğin 3 kıtada ürettiği devasa tarihsel, kültürel envanter yayınlanmayı bekliyor. Kof sloganlarla sosyal medyada birbirine numara çekmek yerine bu hafızayı geleceğe taşımak için gerekiyor.

Mazlumlara kol kanat germek için gerekiyor.

Daha adil ve yaşamaya değer bir dünya  ve gelecek için umut edebilmemiz adına gerekiyor.

Akrabalar ikişer üçer “mayışla”, ballı ihalelerle sefa sürerken uzman çavuşluk ve sözleşmeli subaylık ve polislik dışında alan açılmayan işsiz gençler için gerekiyor.

Üretim devrimi için gerekiyor.

Denk bütçe için gerekiyor.

Kimsenin aç olarak yatağa girmediği bir Türkiye için gerekiyor.

Türk karşıtı ihvan ve siyasal İslam tezlerinden arınmış bir bakış açısıyla Kafkasya, Doğu Akdeniz, Balkanlar, Karadeniz havzasındaki güç ve nüfuz mücadelesinde tarihsel müktesebata ve yeni jeopolitik gerçeklere uygun rasyonel bir dış politika için gerekiyor.

Her yıl 50 milyar dolarlık döviz rezervi gerektiren enerji ithalatımızı komşularımızla etkin bir enerji diplomasisiyle, milli paralarla ticaret bağlamında tedarik için gerekiyor.

OYAK, bütün sigorta ve fon şirketleri kâr üstüne kâr açıklarken, SGK niye batakta, tüm halka bu hazineden geçinmeli, düzeni ifşa etmek gerekiyor.

İsraf ve vurgun düzenini tasfiye için gerekiyor.

SGK açığını 2 yılda sıfırlayarak ülkeyi borç batağından kurtarmak için gerekiyor.

1 metrekare boş yer bırakmadan ekip dikmek için gerekiyor.

Ardahan’dan, Muğla’ya bütün yaylalar, ovalar hayvan sürüleriyle şenlensin diye gerekiyor.

İnce gözlük, büyük telefon, yelekli takım elbiseyle, kareli ceketle olmuyor, bizatihi denediniz gördünüz. Bu kesik dansa karşı yeni bir şeyler söylemek lazım. Yanlış anlaşılmasın burada bir parti çağrısı yapmıyorum, parti dolu ortalık; hepsi akıldâne, tenvir edecek, sırtına binecek enayi arıyorlar. Biz bilginin ve erdemin hünerin bağımsız mabedini inşa etmeliyiz. İznik Medresesi olmadan Osmanlı olamazdı, Merv olmadan Büyük Selçuklu ,Kazan olmadan Altın Orda, Buhara Semerkant olmadan Çağatay, Erdebil olmadan Safevi olamazdı. Particilerin acelesi var onlara kolaylıklar dileyelim.

AYIPLAYARAK İFŞA EDİYORUM

Türk milliyetçilerinin rızası olmadan bu coğrafyadan hiç kimse Türk’ün adını silemez.

"Kim derdi ki Kürşad kemikle etti,

O bir kişi değil, o bir devletti.

Bayraktı, vatandı,

Tepeden tırnağa kıpkızıl kandı."

şiirini sosyal medyadan yazıp iki de “foturaf ekleyerek” ortadan toz duman olan bir yeni milliyetçilik anlayışı egemen olmaya başladı, bunu ayıplayarak ifşa ediyorum. Cesaret, erdem, yurtseverlik, milliyetçilik bu muydu? Monarşiyi, kralı, padişahı, geri kalmışlığı tahtından eden, milli demokratik devrim süreciyle hukuk devletini kuran Türk milliyetçiliğinin görevi “statükonun sığ aklının yamaklığı ve bekçiliği” değildir. Buradan Türk milli mefkûresini Türkiye’de  “sistemin yedeği” olarak tadat etmeye zorlayan küresel siteme bu yanlış hesaplarının onları Avrasya’da emsali görülmemiş bir mağlubiyete sürüklediğini ikaz ederiz.

Biz bunu kabul etmiyoruz, Türk milletinin stratejik çıkarları temelinde yeniden konuşacağız.

Türkiye’nin temel stratejik doğrultusunu ve ihtiyaçlarını 150 yıldır üç kıtada sahada  olan Türk milliyetçilerinin tarihsel birikimi ve bu birikimi taşıyan kadroları bilirler.  Bunlar maişet için görevli bu iş için maaş alan memur aklının çapı ve kârı işler değildir. Kalem, kalpak ve revolveri bilmezler. Attila İlhan’ın  Kim Kaldı? şiirindeki  Vaniköy korusundaki masasında “ruhen” ve “manen” oturamayan “şucular bucular” lütfen bize akıl vermesin. Bu avam sözlüğü çay ocağındaki kamacının seviyesidir. Soğuk savaş dönemindeki zorunlu sapma stratejik ve jeopolitik mücadelenin zorunlu bir neticesiydi ve Türkiye’nin tercihi keyfiyet değil mecburiyetti. Bu anlamda Türk milliyetçiliği tekrardan yeni stratejik ve jeopolitik şartların, tarihin doğru bir yorumunu yaparak tarihsel birikim ve müktesebatıyla, ana yörüngesiyle  yeniden eklemlenmelidir. Namık Kemal’le Magosa Zindanında başlar “vatan ve hürriyet cephesinin” mücadelesi. Zor zamanlarda Türk milliyetçilerinin görevi şiir okumak, adamınım abi ne iş olsa yaparım, beni değerlendir, “kale hariç her yerde oynarım” olamaz. Chatham House’ önlerinde incir çekirdeğini doldurmaz laflarla ikbal arayan ömründe bir cümle yazmamış “İslamcı, Solcu, yufkacı” etiketli “şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilenlere” geçit veremeyiz. Yüzyılın başında Osmanlıcılık ve İslamcılığı fikri planda yenen Türk Milliyetçiliği Avrasya’da yepyeni bir çığır açmıştır.

Kamucu, halkçı, eşitlik, hürriyet, adalet prensiplerini ilke edinmiş, yeni bir üretim ve paylaşım kültürünü planlı ve kamu özel işbirliğinde ekonominin toplumu ve bireyi dönüştüren dinamiklerini dikkate alarak uygulamalıdır. Atatürk devrimi dahil son 150 yıldır üç kıtada 3 devlet kuran Türk milliyetçiliğinin misyonu budur.

Bir defa yaptık, bir daha yapacağız.

Haklıydık biz kazandık, haklıyız yine biz kazanacağız.

Yine yeni bir yüzyılın başındayız.

MECLİSTEN UZAK OLSUN

Bunları böyle yazıyorum hiçbir dostumuz üzerine alınmıyor sonra ihale bana kalıyor, olsun zararı yok! “Herkes bir yere saplayacak ham demir taşıyor”, saplayacak yer arıyor. Gün yüzü görmemiş fikirler proceler, kimse dinleyici değil, tarih profesörüne “ben o kadar bilmem” ama diye başlarlar. (Bu ama nükleer bombadır, ikincisi bizi beğenmiyon mudur? Hayır beğenmiyorum cevabından çok korkar milli aydınlar ve tarihçiler yok canım diye geçiştirirler, git ayakkabılarını boya, film seyret, çapına ve seviyene göre oku sonra konuşuruz denildiği takdirde bu direnç bitecektir). Bir de hasbelkader akademide yer tutan Türk milliyetçiliğiyle alakası “kurt yapma” düzeyinde olan ama unvan ve havasıyla sanki bir şeyler biliyormuş dümenine yatan bir zümre vardır ki, meclisten uzak olsun. Türk milliyetçiliğinin sosyolojik tabanıyla gerçek milli aydınlar arasındaki ilişkiyi bunlar kesmiştir, halk da bunlar mı; aman olmaz olsun haklı kanaatine varmıştır ki, çok büyük bir yıkımdır. Bunlara istediklerini verip izine ayırsak, git bir park bahçede otur desek, kamu yararı üst düzeyde olur. Bir de iktidar döneminde yakınlıklarıyla dünyalık kazanan o sayede çok akıllı olduğunu zanneden bir zümre daha var, bunlar yardımları Kuran kurslarına vb. yerlere yaparlar veya milli kurumlar ve hizmetler söz konusu olduğunda akıl verip tarihten ve eski işlerden anlatırlar, çok ilginçtirler. Milli kültüre herhangi bir katkıları yoktur, esasen herhangi bir kültürleri de yoktur. Bunları tarihe not düşmeden geçemezdim, bunu bilsin ve duysun insanlar, gelecek kuşaklara tanıklık yapmış olalım.

TBMM’de grubu bulunan siyasi parti liderlerimizin grup toplantılarında Salı günleri liderler gruplarına ve basın ve sosyal medya mecraları aracılığıyla esasen tüm Türk milletine hitap ederler. Demirel, Türkeş, Erbakan kuşağından sonra içlerinde üslup ve muhteva olarak entelektüel, bilimsel bir temele ve tahlile dayanan herhangi bir fikir ve projeye rastlamadım.

Millet ittifakı diyorlar, “milli projesi”, “milli mutabakat teklifi nerede?” diye soruyoruz.

Siyasi İslamcıların, “adsız” millet-i İbrahim’ine benzemesin, “bu millet(i)” var malum!

Siz kendinize Türk derseniz Kürtlerimiz, Lazlarımız, Çerkeslerimiz, Arnavutlarımız kızmaz korkmayın, utanmayın, onlar büyük Türkiye’mizin yurttaşlarıdır, milletimizin asli parçalarıdır. Onların talebi hukuktur, adalettir, onlara bunu vaat edin onlar bizim hısım ve akrabamızdır, milyonlarca ortak ailemiz vardır.

Kürtlerimiz, Alevilerimiz ve gayrı Müslim yurttaşlarımızla “sözde değil özde” “insan hakları ve hukuk temelinde” hür ve müreffeh bir Türkiye içinde el ele çalışacağız, onlara adalet, eşitlik ve hürriyeti vaat edeceğiz. Onları tarif ve tasnif etmek yerine ortak asil mirasımız, zenginliğimiz olarak baş tacı yapmalıyız. Tüm yurttaşlara adalet, eşitlik ve hürriyet, güvenlik vaat edeceğiz. Sadakati, ödevi sonra bekleyeceğiz.

Bir devletin yegane varlık sebebi budur.

İnsanlığın, uygarlığın  çağdaş yurttaş hukukunun gereği budur.

Türkün cihanşümul uygarlık felsefesi bu temellere dayanır. Türk milli mefkûresi de bu anlamda dar yerel boy milliyetçiliği yerine medeniyet serencamımızın 5000 yıllık bütün birikimini kuşatan ve kucaklayan bir milli anlayışı benimser. Bu anlamda “milli olmaklığı” önceler. Milliyetçilik bir felsefe ve ideoloji olamaz, yapısı buna müsait değildir. Müthiş bir perspektif olabilir. Biz bu perspektiften, bu pencereden bakacağız. Milliyetçilik ve milli duygular, dini ve kutsal duygular bir veya birkaç partinin tekelinde değildir. Bütün milletin ortak asil mirasıdır.

Milli perspektif siyaset felsefesi bağlamında kendini pozitif hukuk ve yurttaş kavramları üzerinden kurar. Bu anlamda sekülerlik bu sürecin olmazsa olmaz temel ilkesidir. Dini hukukta yurttaş bir hukuki özne değildir. Tanrı ile insan arasında bir hukuki ilişki mümkün olmadığından dini metinlerden hukuk üretimi son tahlilde tanrısal egemenliğin insan eliyle iktidara dönüşmesine hizmet eder. Bu anlamda dini ibadetler ve vicdan özgürlüğü gerçek anlamını dünyaya bir siyaset ve hukuk ideolojisi dayatılmayan bir iklimde bulur. Çoğulculuğa fırsat vermeyen bütün beşeri ideolojiler de bu anlamda dini hukuk gibi doğası gereği otoriterlik üretirler.

Böylesi bir iklimde demokrasi ve hukuk devletinden söz açılamaz.

ATATÜRK LİDERLİĞİNDEKİ TÜRKİYE...

Kültür Bilimleri Akademimiz Teori –Pratik devamlılığını sağlayacak bilimsel üretimlere devam ediyor. Akademimiz ekonomi başdanışmanı Teoman Alprslan’ın aşağıdaki analizine dikkat etmenizi istirham ederim. :

Osmanlı dış borçlarının; 42,6’sı Atatürk döneminde ödenmiştir. Atatürk zamanında ödenmiş olan Osmanlı dış borçlarının eşdeğeri alım gücü (PPP) 138 milyar dolardır.

Kalan Osmanlı dış borçları ise İsmet İnönü zamanına ödenmeye başlanmış ve 1944 yılında Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun teklifi ile 1954’e kadar olan taksitler defaden ödenerek kapatılmıştır. İnönü döneminde ödenmiş olan Osmanlı dış borçların eşdeğer alım gücü ise 225 milyar dolardır.

Atatürk döneminde 10.527.217 TL tutarındaki Osmanlı iç borçları da ödenmiştir. Ödenen Osmanlı iç borçlarının eşdeğeri 2020 dolar alım gücü 57.8 milyar dolardır.

Özelleştirme gelirlerinin toplam tutarının 2003-2019 arasında 63,5 milyar dolar olduğu dikkate alındığında, gerek Atatürk ve gerekse İnönü dönemlerinde ödenmiş olan ve Tablo-1’de listelenen Osmanlı borçlarının ağırlığı daha iyi anlaşılacaktır.

Lozan’da savaş dönemi borçları, tazminatlardan mahsup edilmiştir: I.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti savaşın finansmanı için Almanya’dan 180,5, diğer müttefik Avusturya’dan da 2,2 milyon altın lira olmak üzere 182,7 milyon altın lira borç almıştır. 

Ancak Almanya’nın bu alacağı savaş sonunda İtilaf Devletlerine Versay anlaşmasıyla geçmiş; Lozan görüşmeleri sırasında İtilaf Devletlerinin Kasım 1918’den itibaren yaptığı işgaller ve beş yıllık (1918-1923) İstanbul işgali nedeniyle uğrattığı zarar, el koyup yurt dışına çıkardığı varlıklar ve insanlarımıza vermiş olduğu zararlar, bedeli ödendiği halde teslim edilmeyerek el konulan iki savaş gemisi (Sultan Osman ve Reşadiye) ve Yunanlıların Milli Mücadele sırasındaki zararlarına mahsup edilerek ödenmemiş ve karşılıklı olarak ibralaşılmıştır. Edirne Karağaç istasyonu ve çevresi alınırken, İtalya’nın 12 adalarda Balkan Savaşı sonunda başlayan egemenliği kabul edilerek, Batı Trakya Yunanistan’a bırakılmıştır.

Atatürk liderliğindeki Türkiye, “vatandaşının bir an evvel savaş sıkıntılarını atlatabilmesi amacıyla” 7-8 Ağustos 1921'de Tekalifi Milliye gereğince Sakarya Savaşı öncesinde halktan topladığı 6.003.663 TL (2020 eşdeğer alımgücü 48.221.920.280.) olan borçların 72.3'ünü (4.340.508 TL) 1923'te geri kalan 27.7'lik kısmı ise her yıl yapılan ödemelerle 1929'da kapatmıştır.

ÇÖZÜM VARDIR

Manav tezgâhı önünde fink atarak siyaset yaptığını sanan muhalefete işte ekonomik model desen, bir şey anlarlar mı? Hiç sanmıyorum. Onların bütün sözleri “dar bir sözlüğe ve tercümeciliğe” dayanıyor. Will Kymlicka’dan aparma “eşit vatandaşlıkla” başlıyor, NATO’yla genişliyor, neoliberalizmle bitiyor. Türkiye’nin iktidar sorununun ağırlığı ve yakıcılığı kadar bir bütün olarak muhalefet sorunumuz vardır. “Kırk katırla kırk satır arasında, örsle çekiç arasında sıkışmış vaziyetteyiz”.  Yere sağlam basan bir siyasi projeyi halkın önüne koyamıyorlar. Bölük pörçük, yalan yanlış laflar, boş bir eleştiriler manzumesi. Sen nasıl düzelteceksin? Çözümün ne ? O belli değil işte. Sürpriz! Aniden saplayacak! Nefesimiz kesilir mi? O da belli değil.

Halk bıkkın ve bitkin  ama bu adamların Salı konuşmalarına bakıp benim gibi ürperiyor. Devlet yönetme sorumluluğuna talip olan kadroların söylemlerinin muhtevasına bir bakın Allah aşkına!  Bir tane çözüm ve proje var mı? Sen niye böyle yaptın?

Buna siyaset diyorlar.

Gelin Millet İttifakı olarak en geniş şemsiyeyi açın, ortaya bir ilkeler ve öncelikler, değerler manzumesi gibi bir “milli mutabakat metni” koyun.

Sağdan soldan aydınlar bir etik konsey gibi bu mutabakatı gözetlesin.

Sizin millete taahhüdünüz olsun.

Çözümünüzü söyleyin.

Çözüm vardır. Bilmiyorsanız sorun söyleyelim, başarısı, övüncü, kazancı sizin olsun. Bizler “varlığım Türk varlığına armağan olsun derken samimiyiz”

Ama “biliyormuş” dümenine yatmayın, bilmediğinizi biliyor ve görüyoruz.

Sizin ve kadrolarınızın, fikir ve düşünce kısırlığını, üretimsizliğinin günahını milyonlarca yurttaşa yüklemeyin.

Tarih önünde hesabını veremezsiniz

Sayın Akşener, Sayın Kılıçdaroğlu ve onun “genç ve cevval Reyizleri”

Chatham House’yle, enstitülerle ömründe kitap kapağı açmamış siyasileriniz değil geçmişte olduğu gibi “Turan Güneş gibi, Mümtaz Soysal gibi” bugünde İlber Ortaylı gibi, Türkkaya Ataöv gibi, Yusuf Halaçoğlu gibi “milli akla sahip” bilim adamlarınız konuşsun, ikna etsin, orada “süt içtim dilim yandı” manzumeleriyle yanlış bir algı oluşturmayın, siz kaybedersiniz, ülke kaybeder. İsimler sadece ilk aklıma gelenler örnekler, başkaları da vardır kuşkusuz. 20.000 kitabı şöminesi, şarapları, boğazlı kazağı olan Muhsin Çelebi tipinde aydınlar bunun için önemlidir.

Patates haşlamasıyla rakı içip,

Poker masasında pişti oynamayın.

Atatürk gibi yapın.

Prof. Dr. Kemal Üçüncü

Odatv.com

1- Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşı Mali Kaynakları, Yapı-Kredi Yay., İstanbul 1981, s.129

[Bu alacağın içinde Yavuz ve Midilli zırhlılarının bedelleri de vardır.]

2- https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarlar/sinan-meydan/bedeli-odenmistir-5727517/

Kaynak: Editör:
Etiketler: BÜYÜK, TÜRK, MİLLETİ, OLMAK, YA, DA, OLAMAMAK...,
Yorumlar
Haber Yazılımı